Bölümü dinle
Bölüm özeti
1 Kasım 1755 sabahı yaşanan Lizbon depremini tsunami ve geniş çaplı yangınlar izledi. Başkent fiziksel, idari ve düşünsel olarak yeniden kurulmak zorunda kaldı.
Birbirini büyüten afet zinciri
Şiddetli sarsıntı
Depremin kesin büyüklüğü doğrudan ölçülmedi; modern çalışmalar farklı kaynak modelleri üretir.
Tsunami
Deniz hareketi Tejo ve Atlantik kıyılarındaki etkileri büyüttü; kayıtlar İberya ve Kuzey Afrika kıyılarına uzanır.
Yangınlar
Yıkılan yapılar ve kesintiye uğrayan kent düzeni günler süren yangınlara zemin hazırladı. Can kaybı tahminleri geniş aralıktadır.
Pombal soruşturması
İdare, yerel din görevlilerine sarsıntının süresi, deniz hareketi, kuyular ve bina hasarı hakkında 13 soruluk bir anket gönderdi. Bu modern bir sismoloji kurumu değildi; fakat geniş coğrafyadan aynı sorularla gözlem toplanması önemli bir eşik kabul edilir.
Baixa ve “gaiola pombalina”
Düzenli sokaklar, standart yapı elemanları ve ahşap kafes sistemiyle yanal harekete daha dayanıklı bir yaklaşım geliştirildi. Ancak Pombalin dönemine ait olmak bugün otomatik güvenlik garantisi değildir.
Tam transkript
Sunucu 1: 1 Kasım 1755 sabahı Lizbon sıradan bir güne değil Avrupa tarihini ve modern afet anlayışını değiştirecek bir felakete uyandı. PT News Hub Portekiz deprem dosyasına hoş geldiniz. Bu seride Portekiz'in deprem ve tsunami geçmişini, günümüzdeki riskleri ve güvenli yaşam için bilinmesi gerekenleri doğrulanmış kaynaklarla ele alıyoruz. Bugün önümüzde eee gerçekten çok kapsamlı bir derinlemesine inceleme var. Amacımız aslında Lizbon depreminin sadece böyle tozlu sayfalarda kalmış eski bir doğa olayı olarak konuşmak değil . Sunucu 2: Kesinlikle. Bunu modern sizmolojinin ve afet yönetiminin doğuş hikayesi olarak ele almak istiyoruz. Ve masamızda incelediğimiz muazzam kaynaklar var. Yani Ulusal İnşaat Mühendisliği Laboratuvarı hani kısa adıyla Lenek'in bilimsel raporları var. Kue Müzesi'nin o döneme ışık tutan arşivleri var . Sunucu 1: Hı hı. Çok zengin arşivler gerçekten . Sunucu 2: Aynen öyle. Bir de tabii Ulusal Acil Durum ve Sivil Koruma Kurumunun yani ANEPEK'in güncel verileri var. Hepsini harmanlayacağız. Sizde eee bu kaynak kendiniz göz atmak isterseniz ptnewshub.com adresinden detaylara rahatça ulaşabilirsiniz . Sunucu 1: Evet, mutlaka baksınlar. Çok değerli belgeler. Tamam, bunu biraz açalım. Eee, o sabah tam olarak ne oldu ve elimizdeki veriler bize ne anlatıyor? Bugün bu deprem için sık sık tek bir büyüklük rakamı görüyoruz. Gerçekten bu kadar kesin konuşabilir miyiz ? Sunucu 2: Hayır. 1755 depremi modern ölçüm cihazlarından önce gerçekleşti. Bu nedenle büyüklük, tarihi gözlemler, hasar dağılımı tsunami kayıtları ve modern modellemeler kullanılarak tahmin ediliyor . Sunucu 1: Yani bugün haberlerde hep duyduğumuz o net rihter ölçeği sismograflardan çıkmış kusursuz bir grafik falan yok elimizde değil mi ? Sunucu 2: Yok. Maalesef yok. Yani Quek Müzesi arşivları ve modern bilimsel modeller farklı tahminler üzerinden ancak genel bir çerçeve çizebiliyor bize . Sunucu 1: Anladım . Sunucu 2: Kaynaklarda değerlendirilen bu modeller yaklaşık MW 8,5 ile 8,7 civarında senaryolar ortaya koyuyor. Ama hani bu aralığın kesinlikle net bir ölçüm gibi algılanmaması ve öyle sunulmaması gerekiyor . Sunucu 1: Tabii sonuçta çok eski bir tarih . Sunucu 2: Aynen. Bu sadece geriye dönük böyle çok katmanlı bir mühendislik ve tarih sentezi diyelim . Sunucu 1: Burada ufak bir parantez açmak istiyorum. Eee çünkü bu konu sık sık kafa karıştırıyor. Az önce sen MW dedin. Yani moment büyüklüğü dedin. Biz günlük hayatta depremleri hep rihter ölçeğiyle duymaya çok alışkınız. Neden bu eski felaketler için rihter yerine moment büyüklüğü kullanılıyor ? Sunucu 2: Ya çok yerine bir Soru bu. Şöyle düşün. Rihter ölçeği aslında sismografın kaydettiği sismik dalganın genliğini yani kabaca o dalganın boyunu ölçüyor. Bunu bir mikrofonun ses seviyesi gibi düşünebilirsin . Sunucu 1: Hı hı. Mantıklı . Sunucu 2: Ancak çok büyük depremlerde mesela 8in üzerindeki sarsıntılarda rihter ölçeği doygunluğa ulaşıyor . Sunucu 1: Doygunluk mu ? Sunucu 2: Evet. Yani mikrofon patlıyor gibi düşün. Daha yüksek bir sesi doğru ölçemiyor artık alet. Moment büyüklüğü yani o bahsetti ğımız MW ise çok daha e fiziksel bir ölçüm . Sunucu 1: Nasıl yani? Neyi baz alıyor ? Sunucu 2: Fay hattının ne kadar kaydığını, kırılan alanın büyüklüğünü ve kayaların sertliğini falan hesaba katarak orada ortaya çıkan toplam kinetik enerjiyi hesaplıyor . Sunucu 1: Vay be. Yani 1755'i incelerken dalga boyunu falan hiç bilmediğimiz için ortaya çıkan yıkımın devasa büyüklüğünden yola çıkarak enerjiyi tersten hesaplıyoruz . Sunucu 2: Aynen öyle . Sunucu 1: Bu bana hep çok çarpıcı gelmiştir. Hani bu bir geminin ağırlığını sadece kıyıya vuran dalgaların büyüklüğüne ve sahilde bıraktığı hasara bakarak tahmin etmeye çalışmak gibi bir şey değil mi ? Sunucu 2: Kesinlikle çok doğru bir benzetme. Okyanusun ortasındaki o devasa kütleyi doğrudan tartamıyorsun ama yarattığı etki o kadar büyük ki geriye doğru bir hesaplama yapabiliyorsun . Sunucu 1: Peki şunu sorayım. 1755'i diğer tarihi depremlerden ayıran şey yalnızca sarsıntının büyüklüğü müydü ? Sunucu 2: Hayır. Lizbon'daki yıkımı büyüten temel unsur Depremin ardından tünami ve yangınların gelmesiydi. Bu nedenle 1755'i tek bir deprem anı değil, birbirini izleyen bir afet zinciri olarak değerlendirmek gerekiyor . Sunucu 1: Sarsıntı, su ve ateş. Doğanın üç farklı yüzünün arka arkaya gelmesi resmen. Bu zincirin nasıl tetiklendiğini kaynaklar üzerinden biraz daha detaylandıralım istiyorum açıkçası . Sunucu 2: Tabii. Çünkü işin ardındaki o mekanik gerçekten ürkütücü aslına bakarsan . Sunucu 1: Önce tsunamiye bakalım o zaman. Sadece yerel bir dalga olayı değildi bu değil mi? mi? Yani sadece Lizbon'u vurmadı . Sunucu 2: Kesinlikle değildi. Tsunami dediğimiz olay hani okyanus tobanındaki devasa bir toprak kütlesinin fay kırılmasıyla aniden yukarı veya aşağı hareket etmesiyle oluşuyor ya . Sunucu 1: Evet . Sunucu 2: Suyun altından devasa bir yumruk atıldığını düşün. Bu yumruk üzerindeki kilometrelerce kalınlıktaki su sütununu bir anda yayından oynatıyor . Sunucu 1: Korkunç bir güç . Sunucu 2: öyle. Ve Quek Müzesi kayıtları bu depremin yarattığı tsunaminin sadece Lizbon kıyılarını yutmakla kalm Atlantik kıyılarını çok geniş bir alanda vurduğunu gösteriyor . Sunucu 1: Suyun altındaki o devasa kinetik enerji okyanus boyunca ilerleyerek felaketin sınırlarını inanılmaz derecede genişletti. Yani bunu şöyle somutlaştırabiliriz sanırım dinleyicilerimiz için. Eee, bir küvete küçük bir taş atarsanız sadece bölgesel bir dalgacık olur . Sunucu 2: Hı hı . Sunucu 1: Ama küvetin tabanını bir anda yukarı iterseniz su tüm kenarlardan aynı anda taşar. Lizbon halkı sarsıntıdan sonra muhtemelen hani binalar yıkılınca açık alanlara, nehir kıyılarına kaçmaya çalıştı ve tam o sırada o devasa su kütlesiyle karşı karşıya kaldılar . Sunucu 2: Tam olarak öyle oldu. Ancak bu afet zincirinin belki de en yıkıcı ve eee en uzun süren halkası yangınlardı aslında . Sunucu 1: Yangınlar. Evet . Sunucu 2: Kuek Müzesi kaynaklarında bu konunun altı çok net çiziliyor. İşte burası gerçekten ilginçleşiyor. Çünkü tarih 1 Kasım'da . Sunucu 1: Aa evet. Tüm Azizler Günü hani All Saints Day. Bu o dönemin sosyolojisi ve dini takvimi açısından felaketi İnanılmaz katlayan bir detay aslında . Sunucu 2: Kesinlikle öyle . Sunucu 1: O sabah şehirdeki neredeyse tüm kiliselerde, şapellerde ve evlerde yüzlerce binlerce mum yanıyordu. İnsanlar ayinler için toplanmıştı . Sunucu 2: Sarsıntıyla birlikte o binalar çöktüğünde bu mumlar ve hani sabah kahvaltısı için yakılmış mutfak ateşleri sokağa o binlerce tonluk ahşap enkazın arasına karıştı bir anda . Sunucu 1: Felaketin boyutunu düşünebiliyor musun ? Sunucu 2: Şehrin o dönemki yapısını hayalet daracık Orta Çağ sokak var. Birbirine bitişik, ahşap ağırlıklı binalar. Üstelik şiddetli rüzgarların da etkisiyle bu ufak alevler birleşti ve hani kaynakların tam ifadesiyle şehri adeta küle çevirdi . Sunucu 1: Çok fena . Sunucu 2: Modern bir itfaiye teşkilatının, hidrant sisteminin falan olmadığı bir 18. yüzyıl şehrinden bahsediyoruz. Bu yangının sönmesini beklemekten başka yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu ve yangın tam 3 gün boyunca devam etti . Sunucu 1: İnanılmaz. Gün sarsınkı binaları yıktı. Tsunami kıyı şeridini yuttu. Yangın ise geriye kalan her şeyi yok etti. Eşine çok az rastlanır bir domino etkisi bu . Sunucu 2: maalesef . Sunucu 1: Peki böyle bir üçlü felaket zincirinin kaçınılmaz sonucu olan can kayıplarına baktığımızda elimizde nasıl veriler var? Biliyorum ki bugün hani bir afet olduğunda saatler en geç günler içinde merkezi sistemlerden kesin sayılara ulaşmaya çok alışkınız biz . Sunucu 2: Evet. Ama o dönemin şartlarını anlamak burada çok kilit bir nokta bence. Toplam can kaybı için tek bir kesin rakam vermek bilimsel ve tarihsel olarak tamamen imkansız . Sunucu 1: Neden peki ? Sunucu 2: Çünkü kaynakları incelediğimizde can kaybı tahminlerinin 10.000 ile 100.000 arasında değişen çok ama çok geniş bir yelpazede olduğunu görüyoruz . Sunucu 1: Bir dakika. 10.000 ile 100.000 arası mı? Bu sadece ufak bir istatistiksel hata payı falan değil. Arada tam 10 katlık bir uçurum var . Sunucu 2: Aynen öyle . Sunucu 1: Yani neredeyse koca bir şehrin nüfusunun tamamen silinmesiyle sadece bir mahallenin yok olması arasındaki fark kadar devasa bir bilirsizlik bu. Neden bu kadar geniş bir aralık söz konusu? Modern tarihçiler bunu neden net hesaplayamıyor ? Sunucu 2: Çünkü eee bu rakamların coğrafi sınırları ve kapsamı aynı değil. Farklı bölgeler farklı sayımlar yaptı o dönem. Kimi tarihi kaynaklar sadece Lizbon şehir merkezini baz aldı. Kimi de çevre kasabaları hatta Atlantik kıyısındaki diğer yerleşimleri de işin içine kattı . Sunucu 1: Anladım. Yani sayımın yapıldığı alanlar tamamen farklı . Sunucu 2: Sadece alan da değil. Kimi doğrudan sarsıntıda o yıkıntı altında kalarak ölenleri sayarken kimileri yangında, tsunamide veya hani felaketin hemen ardından baş gösteren salgın hastalıklarda ölenleri de hesaba kattı . Sunucu 1: Yani ölüm nedenlerinin sınırları da tamamen birbirine girmiş durumda . Sunucu 2: Kesinlikle. Ayrıca eee dönemin kaosunda kimin yaşayıp kimin öldüğünü tespit edecek bir bürokratik mekanizma falan kalmamıştı ortada. Şehir yanarken kiliselerdeki vaftiz ve ölüm kayıtlarının tutulduğu o belgeler de yandı. Bitti . Sunucu 1: Her şey kül oldu yani . Sunucu 2: Evet. Dolayısıyla geçmişe dönük isim isim bir sayım yapmak tamamen imkansızlaştı. Bugün bile bu rakamlar üzerinden kesin bir bilanço çıkarmak olan . Sunucu 1: Rakamlardaki bu devasa belirsizlik ve şehrin içindeki o tarifsiz kaos aslında devleti çok kritik bir dönemece zorluyor. Bildiğim kadarıyla ortada yönetilmesi gereken bir ülke var ama yöneticiler neyle karşı karşıya olduklarını bile bilmiyorlar . Sunucu 2: Aynen öyle. Tam bir bilinmezlik . Sunucu 1: İşte bu bilgi açlığı Portekiz tarih Çok kritik bir ismin sahneye çıkmasına neden oluyor. Sebastiao Jos de Carvalho Emelo e daha çok bilinen adıyla Marquezde Pombal . Sunucu 2: Pombal hani sadece Portekiz tarihi için değil dünya afet yönetimi tarihi için de devasa bir kırılma noktasıdır aslında . Sunucu 1: Ne yaptı tam olarak ? Sunucu 2: O kaosun tam ortasında devletin bilgiye olan o hayati ihtiyacını gördü. Felaketten aylar sonra 26 Ocak 1756'da krallıktaki tüm kiliselere ulaştı. üzere 13 maddelik bir anket gönderdi. Buna tarihte Inquerito deniyor . Sunucu 1: Quek Müzesi arşivlerindeki orijinal sorulara baktığımda bu anketin dönemi için ne kadar vizyoner olduğunu görebiliyorum ben. Pombal sadece bölgenizde kaç kişi öldü falan gibi basit bürokratik sorular sormamış . Sunucu 2: Hı hı . Sunucu 1: Sarsıntının ne kadar sürdüğünü, deniz hareketlerini, suların ne kadar çekilip ne kadar yükseldiğini sormuş. Hatta zemin yarılmalarını ve yıkılan binaların durumunu bile kayıt altına almış. Yani Hani bugün deprem sonrası sahadan veri toplama dediğimiz yaklaşımın erken bir örneğinden mi söz ediyoruz ? Sunucu 2: Evet. O dönem sismograf yoktu ama farklı yerlerde insanların ne hissettiği, denizin nasıl davrandığı ve yapıların ne ölçüde zarar gördüğü sistemli biçimde soruldu ve bu anketi bugün bildiğimiz modern makrosismolojinin öncü adımı olarak kabul ediyoruz . Sunucu 1: Şu makrosismoloji kavramını dinleyicilerimiz için biraz daha somutlaştıralım istersen. Yani depremin yeraltındaki o fiziksel büyüklüğünü değil de yeryüzündeki insan, doğa ve yapılar üzerindeki gözlemlenebilir etkilerini inceleme bilimi değil mi ? Sunucu 2: Aynen öyle. Pombal'ın bu anketi neden bu kadar devrimseldi biliyor musun ? Sunucu 1: Neden ? Sunucu 2: O dönemki yazışmaları ve raporları okuduğumuzda örneğin Nisa veya Porto de Mos gibi yerlerde halkın çaresizlikten tamamen dini ritüellere ve kaderci açıklamalara yöneldiğini görüyoruz . Sunucu 1: Yani bilimsel bir yaklaşım falan yok ortada . Sunucu 2: Kesinlikle yok. Bu 18. yüzyılın ruhu için çok doğal bir tepki aslında. İnsanlar dehşet içindeydi ve hani tanrının onları cezalandırdığını düşünüyorlardı. Sadece törenler yapıp dua ediyorlardı . Sunucu 1: Tabii felaketi sadece ilahi bir ceza olarak kabul ettiğinizde doğayı anlamaya çalışmazsınız. Sadece tövbe edersiniz. Ama Pombal çok farklı bir yol seçti . Sunucu 2: Tam da bu yüzden büyük bir kırılma noktası. İşte Pombal bu bireysel travmaları o korku ve çaresizliği alıp devletin politika üretmesi için rasyonel ve nicel verilere dönüştürdü. Sorularına bakar mısın? Su önce çekildi mi yoksa yükseldi mi ? Sunucu 1: Bu çok kritik bir detay tsunami için . Sunucu 2: Evet. Bu soru bir tsunami dalgasının öncü profilini anlamak için bugün bile bilim insanlarının sorduğu en temel sorudur. Deniz nasıl davrandı, zemin nasıl yarıldı? Diyerek resmen sistemli bir doğa gözleminin yolunu açtı . Sunucu 1: O dönemde çaresizliği bilime ve veriye dönüştü. Zihniyet açısından inanılmaz bir sıçrama bu gerçekten. Peki Pompal krallığın dört bir yanından bu devasa veriyi topladıktan sonra ne yaptı? Bu veriler tamamen harabeye dönüş Lizbon'un kaderini nasıl değiştirdi ? Sunucu 2: Gelen cevaplar özellikle Lizbon'un kalbi sayılan Bayşa bölgesinin yeniden planlanmasında temel haritayı oluşturdu. Eğer hani bizi dinleyenlerden yolu Lizbon'a düşenler olduysa o düz ve geniş caddelerin birbirini dik kesen blokların aslında dünyanın ilk sismik şehir planlaması olduğunu fark etmemiş olabilirler . Sunucu 1: O kadar düzenli ki orası . Sunucu 2: Evet. Eski o dar, karmaşık ve yangınların bir binadan diğerine çok kolayca sıçramasına müsait olan Orta Çağ sokakları tamamen terk edildi. Yepyeni düzenli bir plan yapıldı . Sunucu 1: Yani yeni şehir düzeni afet sonrası müdahaleyi kolaylaştırmak, yangınların atlamasını engellemek ve insanların hızla tahliye olabilmesini sağlamak için o geniş sokaklarla yeniden inşa edildi. İşin Şehir planlama kısmı harika ama asıl vurucu nokta binaların içindeki mühendislik galiba . Sunucu 2: Ah! Evet, orası muazzam . Sunucu 1: Sanırım bu dosyanın en heyecan verici kısımlarından biri de o binaların içine saklanan yenilikçi teknoloji. Gayola Kombalina denilen o ahşap kafes sistemi. Biraz bundan bahsetsene . Sunucu 2: Memnuniyetle. Eğlenc kaynaklarında bu sistemin dinamik davranışları üzerine yapılmış çok detaylı bilimsel deneyler var. Mekanizmayı şöyle açıklayabiliriz. Eee deprem anında binaları yıkan şey sadece yukarı aşağı o sarsıntı değildir . Sunucu 1: Başka nedir ? Sunucu 2: Asıl yıkıcı olan yatay yönde gelen binayı sağa sola esnemeye zorlayan kesme kuvvetleridir. Biz buna İngilizcede sheer forces diyoruz. Taş veya tuğla binalar çok ağır ve rijittir. Esneme payları olmadığı için bu yatay yüklere dayanamayıp hemen çatırdar ve çökerler . Sunucu 1: İşte Gayola pombolina tam bu noktada devreye giriyor o zaman . Sunucu 2: Aynen. Pombalino yapılarının içine esnekliği sağlayan o yatay sismik yükler karşısında binanın enerjiyi sönümleyerek ayakta kalmasını sağlayan ahşap bir kafes yerleştirildi. Buna gaya diyorlar zaten. Kafes demek . Sunucu 1: süper bir fikir . Sunucu 2: Duvarların içine gizlenmiş bu üç boyutlu ahşap iskelet tuğla ve taş dolguyla birleştirildi. Taşın ağırlığı ve ahşab esnekliği birbirini harika bir şekilde tamamladı. 18. yüzyıl için muazzam bir inovasyon bu . Sunucu 1: Yalnız Elene Reporment okurken şu gerçeğin de çok net bir şekilde vurgulandığını gördüm. Bugün bir binaya yalnızca pombalino yani pombal dönemi yapısı demek o binanın bugün sismik olarak tamamen güvenli olduğu anlamına gelmiyor . Sunucu 2: Doğru. Maalesef öyle bir algı var ama yanlış . Sunucu 1: Bu bana hep şunu düşündürtüyor. Bak şimdi. Eski çok kaliteli usta işi bir şövalye zırhı bulduğunu hayal et. O zırh kılıç darbeleri için mükemmel tasarlanmıştır. Döneminin zirvesidir resmen . Sunucu 2: Hı hı . Sunucu 1: Ama onu alıp bugünün modern savaş alanında hiçbir bakım yapmadan kullanmak inanılmaz risklidir. Çünkü aradan geçen zamanda paslanmış olabilir, kayışları kopmuş olabilir. Modern silahlara karşı zaten Sunucu 2: korumazen, böceklenmeden veya su sızıntılarından dolayı zamanla yıprandı . Sunucu 1: Ve daha da kötüsü var galiba. Yıllar içinde insanlar sırf hani evlerine yeni kapılar açmak, pencereleri genişletmek, alt katlara geniş dükkan vitrinleri yapmak için duvarların içindeki bu taşıyıcı ahşap kafesleri kestiler . Sunucu 2: Binanın yapısal bütünlüğünü bozdu . Sunucu 1: Kesinlikle yapılan bu bilinçsiz yapısal değişiklikler binaların o eski esnekliklerini tamamen kaybetmiş olabileceğini gösteriyor. Bu yüzden uzmanlar çok net uyarıyor. Sırf içinde bir ahşap kafes iskeleti var diye 250 yıllık bir binaya gözü kapalı güvenemeyiz . Sunucu 2: Ne yapmak gerekiyor peki ? Sunucu 1: Bu yapıların güncel mühendislik yönetmeliklerine göre incelenmesi ve hani çelik levhalar veya benzeri modern yöntemlerle binanın tarihi dokusuna da zarar vermeden yeniden güçlendirilmesi gerekiyor . Sunucu 2: Geçmişin dehasına saygı duyarken bugünün biliminden faydalanmak zorundayız . Sunucu 1: Kesinlikle Pombal'ın 1755'te başlattığı o hazırlık, veri toplama bilinci ve sismik mühendisliğin ilk adımları. Peki tüm bunlar bugün bizim için ne anlama geliyor? Anet Sin yani Ulusal Acil Durum ve Sivil Koruma Kurumunun güncel verilerine baktığımızda birey olarak almamız gereken ne gibi dersler var ? Sunucu 2: Ya açıkçası Anepsiç kaynakları bizi o 18. yüzyılın kahramanlık hikayelerinden alıp bugünün sert ve pratik gerçekliğiyle bir güzel yüzleştiriyor . Sunucu 1: Nasıl yani ? Sunucu 2: Modern sivil koruma anlayışında bir sarsıntı anında hayat kurtaran üç hayati hareket var. Bayışar, proteje, aguardar. Yani dizlerin üzerine çök, başını ve boynunu sağlam bir nesnenin altında koru. Sarsıntı geçene kadar o nesneye tutun . Sunucu 1: Çök kapan tutun. Bu etrafımızdaki binalar ne kadar mühendislik harikası olursa olsun içerideki eşyaların uçuşmasından korunmak için yapmamız gereken En temel refleks aslında . Sunucu 2: kesinlikle öyle . Sunucu 1: ama işin sadece refleks boyutu yok. ANEPC raporlarındaki o finansal hazırlık boyutu beni gerçekten düşündürdü. İstatistiklere göre Portekiz'de halkın servetinin yaklaşık %50'si konutlarda yani oturdukları evlerde yatıyor. İnsanlar tüm ömürlerini, birikimlerini kredi çekerek bu taş duvarlara bağlıyorlar . Sunucu 2: Evet . Sunucu 1: Ancak evlerin sadece %13'ünün deprem ve tsunami sigortası var. Bu inanılmaz bir zıttlık. Neden bu kadar düşük bir oran sence ? Sunucu 2: Bu bir tür bana bir şey olmaz yanılgısı aslında bir psikolojik kör nokta diyelim. İnsanlar afet ihtimalini hep göz ardı etmek istiyor. Devletin afet sonrasında sınırlı kaynaklarını, yolları, köprüleri, hastaneleri yani o temel altyapıyı onarmak için kullanmak zorunda kalacağı kaynaklarda çok açıkça belirtiliyor . Sunucu 1: Tabii canım devlet önce oraya koşacak . Sunucu 2: Devlet herkesin bireysel evinin zararına anında yetişemez. Yani sigortası olmayan o %85'lik devasa kesim bir sonraki büyük sarsıntıda tüm bir imlerini saniyeler içinde kaybetme riskiyle karşı karşıya. Şu an Sunucu 1: sigorta işin uzun vadeli güvencesi tabii. Bir de ilk 72 saati atlatabilmek için ApEC'in şiddetle önerdiği bir acil durum kiti var. Kitteki listeye bakıyorum. Hani iki veya 3 günlük su ve bozulmayan gıda, ilk yardım çantası, düzenli kullanılan hayati ilaçlar falan var . Sunucu 2: Başka neler var kitte ? Sunucu 1: Pilli bir radyo, el feneri, düdük, powerbank, önemli belgelerin su geçirmez bir poşetteki kopyaları ve biraz nakit para . Sunucu 2: Bunlar günlük hayatta çok sıra Hani basit görünen eşyalar olabilir. Ancak elektrik, su ve iletişimin tamamen kesildiği bir kaos anında sizi o ilk kriz anından sağa çıkaracak olan yegane şeylerdir. Aslında . Sunucu 1: çok haklısın. Bu yüzden eee şu an bu dosyayı dinlerken kendi evinizi ve yaşam alanınızı bir düşünmenizi istiyorum. Ağır mobilyalarınız duvara sabitlenmiş mi? Ailenizle belirlediğiniz güvenli bir buluşma noktanız var mı? İletişim ayağınız çökünce devreye girecek bir aile acil durum planı yaptınız mı ? Sunucu 2: Çok kritik sorular bunlar. O bahsettiğimiz kit kapının hemen yanında kolayca ulaşılabilecek bir yerde duruyor mu? Bunlar öyle ertelenecek şeyler değil. Üzerinde düşünülmesi ve hemen yapılması gereken hayati detaylar . Sunucu 1: Kesinlikle bilgi ancak elleme dönüştüğünde ve hani uygulandığında bir değeri vardır. 1755 depremi doğanın ne kadar yıkıcı, ne kadar kontrol edilemez olabileceğini çok acı bir şekilde gösterdi. Ama aynı zamanda insanın bu yıkıma karşı aklını bilimini ve mühendisliğini nasıl devreye sokabileceğini de kanıtladı . Sunucu 2: Harika bir özet oldu . Sunucu 1: Ped newsub dosyası olarak misyonumuzda tam olarak bu aslında. Amacımız asla böyle felaket tellılığı yapmak veya insanları gereksiz yere korkutmak değil. Sadece doğru bilgi ve hazırlığın o zihniyet değişiminin hayat kurtardığını hatırlatmak istiyoruz . Sunucu 2: Çok doğru. 1755 Lizbon depremi sadece taşların ve binaların yıkımı değil. Avrupa için en tell bir uyanıştı bence. Çaresizliğin ve batıl inançların yerini sorgulamanın, bilimin ve önlemin almaya başladığı o tarihi eşik . Sunucu 1: Kesinlikle. Ve o sorgulamanın bizi nerelere götürebileceğine, bilimin bazen gerçeği nasıl adım adım bulduğuna dair kaynakların derinliklerinde karşılaştığım çok kışkırtıcı bir detay var. Dinleyicilerimizi bu dosyayı kapatırken kendi başlarına düşünmeye davet etmek istediğim enteresan bir gizem bu . Sunucu 2: Hadi ya. Nedir o? Beni gerçekten meraklandırdın. Şimdi Sunucu 1: şimdi 1755'ten sonraki tarihi kayıtları inceleyen araştırmalara özellikle Damarre ve Nort'in araştırmalarına dayanan raporlarda depremin hemen sonrasında Lizbon'da ve hatta Avrupa'nın çeşitli yerlerinde gökyüzünü kaplayan tuhaf meteorolojik olaylardan bahsedilir . Sunucu 2: Nasıl olaylar ? Sunucu 1: Olağan dışı böyle sarı veya koyu renkli sisler, havaya yayılan inanılmaz yoğun sülfür kokuları ve adeta kan kırmızısı güneş batımları rapor edilmiş . Sunucu 2: Vay be. Dönemin aydınları ve bilim insanları da bunu büyük ihtimalle Antik Yunan'a yani Aristoteles'in meteoroloji teorilerine dayanarak falan açıklamaya çalışmışlardır. Değil mi? Aristo'nun mantığına göre depremler yer altına sıkışmış rüzgarların ve o zehirli gazların yeryüzüne çıkmaya çalışmasıyla oluyordu. Çünkü Sunucu 1: aynen öyle. Lizbon'daki o sülfür kokusu da bu teoriyi tamamen doğruluyor gibi görünmüştü onlara. Hatta İspanya'daki bölgesel raporlarda bile insanların bu karanlık zehirli dumanlardan bahsettiğini okuyoruz . Sunucu 2: Evet. Herkes öyle zannetti. Yani Aristo haklı çıktı dediler . Sunucu 1: Aristo haklı çıkmış gibi görünüyordu. Ancak günümüzdeki modern iklim, jeoloji ve tarih araştırmaları o dönem rapor edilen bu tuhaf meteorolojik garipliklerin kaynağının aslında Lizbon depreminin yeraltından çıkardığı gazlar olmayabileceğini gösteriyor . Sunucu 2: Yok artık. Neydi peki ? Sunucu 1: Tam da o günlerde yani Ekim 1755'in sonları ve Kasım ayının başlarında binlerce kilometre kuzey Bey de İzlanda'daki devasa katla yanarda büyüklü volkanik patlama yaşıyordu . Sunucu 2: İnanılmaz. Yani Lizbon yerle bir olurken Avrupa'nın gökyüzünü kaplayan o sülfür kokusu ve sarı sisler depremden kaynaklanmıyor muydu ? Sunucu 1: Büyük ihtimalle değildi. O yoğun volkanik küllerin ve Tefra'nın İzlanda'dan rüzgarlarla Avrupa kıtasına sürüklenmesinin bir sonucuydu. İnsanlar aynı anda iki farklı doğa devinin, bir depremin ve bir volkanın nefesini hissediyordu aslında. Ama hani bilim henüz bunu ayrıştıracak noktada olmadığı için her şeyi tek bir felaketin Lizbon depreminin sonucu sanıyorlardı . Sunucu 2: Bu gerçekten gezegenimizin nasıl devasa sınır tanımaz ve birbirine kopmaz bağlarla bağlı kompleks bir sistem olduğunu harika bir şekilde kanıtlıyor. Düşünsene yer kabuğunun altındaki o muazzam kırılma okyanusları aşan bir tsunam yaratırken binlerce kilometre ötedeki İzlanda'da patlayan bir volkanın külleri rüzgarlarla taşını Lizbon'un o acı dolu gökyüzünü sarıya boyuyor . Sunucu 1: Gerçekten büyüleyici . Sunucu 2: Belki de bir afeti, gezegeni ve doğayı anlamak sadece ayağımızın altındaki toprağa değil, rüzgarın taşıdığına, okyanusun getirdiğine ve duvarın içindeki ahşab esnekliğine aynı anda böyle bütüncül bir gözle bakmayı gerektiriyordur. Üzerine düşünecek çok şey var. Bir sonraki derinlemesini incelememizde görüşmek üzere. Güvende kalın .
